Kanlı operasyonun 11. yılı
20-12-2011
19 Aralık'ta Türkiye tarihinin en kanlı cezaevi operasyonu 32 yaşamı yok etti.
19 Aralık 2000'de Türkiye tarihinin en büyük ve kanlı cezaevi operasyonu 32 yaşamı yok etti.
“Hayata Dönüş” adlı korkunç ironinin üzerinden tam 11 yıl geçti. Evet,
sis dağılıyor ve katliamın ayrıntıları giderek daha da netleşiyor.
“Hayat güzeldir” sloganıyla devlet-hükümet ve medya işbirliğiyle
gerçekleştirilen, ikisi asker 32 yaşamın solmasına, 241 kişinin de
yaralanmasına yol açan, Türkiye cezaevlerine yönelik bu en büyük
operasyon, Kıbrıs çıkarmasından bu yana en çok askerin katıldığı harekât
olarak da tarihe geçti.
Arabulucularla tutuklu ve hükümlü temsilcilerinin görüşmeleri devam
ediyordu, dışarıda da mahkûm yakınları, anlaşmanın sağlanmasını büyük
bir umutla bekliyorlardı. Ancak her şey önceden planlanmış ve siyasi
tutuklu ve hükümlüler “Karşı Güç” olarak çoktan adlandırılmışlardı.
Henüz mahkûmiyet almasalar da, hâlâ yargılanıyor olsalar da içerdeki
“teröristler” düşman idi ve daha bir yıl öncesinden savaşın adı
konulmuştu: “Tufan.” Kanlı Tufan operasyonunu anlayabilmek için biraz
daha öncesine dönelim.
12 yaşama mal olan 1996 ölüm orucu ve süresiz açlık grevini yine
gazetemiz adına takip etmiştim. Devlet pazarlık yapmaz denir ya, yok
öyle bir şey; pazarlık yapılmış ve anlaşma sağlanmıştı, hatta “Hüzünle
sevinç iç içeydi” yazdığım izlenimin başlığı. Her şey anlaşma
sağlanmasından sonra başladı. Devlet, o tarihte kendi yarattığı “koğuş”
sistemini yıkmaya, Batı’nın dayattığı tecrit uygulamasına yani hücrelere
geçişe karar vermişti.
Diyarbakır Cezaevi’nde 10 tutuklunun öldüğü kanlı baskın, yine vahşete
dönüşen Ulucanlar Cezaevi operasyonu, fırtınaların Tufan’a dönüşmesinin
habercisiydi. 1997’de tutuklu ve hükümlü aileleri sıklıkla gazeteyi
ziyaret etmeye başlamıştı. O tarihte adı “Oda Sistemi” olan yeni nesil
cezaevleri nedeniyle çocuklarına yönelik baskı ve şiddet uygulamalarının
arttığını haykırıyorlardı.
Toplum susturulmuştu
Medya da görevini layıkıyla yapıyordu “5 Yıldızlı Cezaevleri” için. F
tipi cezaevleri hızla inşa edildi, 1990’lı yılların ortasında sokakları
mesken tutan toplumsal muhalefet susturulmuştu, sırada cezaevlerindeki
muhalefet vardı. Operasyon hazırlıklarını gören tutuklu ve hükümlüler,
2000’de tecride karşı, “İçeride dışarıda hücreleri parçala” sloganıyla
ölüm orucu eylemine başladılar. Cezaevleri dışında mahallelerde de
tutuklu ve hükümlü yakınlarının ölüm orucu eylemi sürüyordu, bu bir
ilkti.
Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği ile Elazığ Jandarma Komando
Taburu, operasyonun en büyük hedefi Bayrampaşa Cezaevi baskınına
katılmak için kargo uçaklarıyla İstanbul’a getirildi. Seçkin birliklere,
Halkalı Jandarma Taburu da katıldı. Adalet Bakanlığı’nın gözetiminde
arabuluculuk görüşmeleri sürerken yaklaşık 10 bin asker, jandarmanın
“Dost Kuvvetler” dediği binlerce polis ve yüzlerce infaz koruma memuru,
83 saat sürecek baskın için beklemeye geçmişti. 20 cezaevine yönelik
eşzamanlı operasyonun başlama saati 05.00 ise günler öncesinden
belirlenmişti. Arabulucu heyetinde yer alan eski milletvekili Mehmet
Bekaroğlu bu süreci, “Kullanıldık” diye özetliyor.
Bilirkişi bile bilmiyordu
Operasyon günü Bayrampaşa Cezaevi’ne giren araçları ömrüm boyunca bir
daha görmedim; bilirkişinin bile bilemediği, İsrail menşeili
kimyasalların kullanıldığı, 20 bini aşkın gaz bombasının atıldığı, kadın
tutukluların “diri diri yakıldığı”, bir askerin anlatımıyla “yananlara
benzinli battaniyelerin atıldığı”, yaşayanların bugün bile enkaz
görüntüsünden kurtulamadığı bu baskın, devletin kendi çocuklarından
intikam almasıydı; bunun adı vahşetti. Psikolojik savaş teknikleri de
kullanıldı, medya da sürece katkı sağladı. Irak’ta kimyasal silah var
iddiasıyla ABD oraya demokrasi götürmüştü; bir benzeri yaşandı ve
cezaevinde bulunduğu söylenen el bombaları, LAW ve roketatarlar asla
bulunamadı.
Cezaevlerine gazeteciler dahil kimse yaklaştırılmadı, televizyon
helikopterlerinin uçuşuna izin verilmedi, askeri helikopterler alçak
uçuşla operasyon bölgesini kontrol altına aldı. Duvarlar iş
makineleriyle, çatılar balyozlarla kırıldı.
Gaz maskeli komandolar, yüksek enerji ve uzun namlulu silahlar kullandı.
Kömüre dönüşen cesetler, kurşun ve şarapnel parçalarıyla ölen gençler,
uzuvlarını kaybeden kadınlar, erkekler. “Düşman ölü ele geçirilmiş, esir
alınan yaralı teröristler” ise hastane yerine F tipi cezaevlerine sevk
edilmişti.
Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, “F tipi cezaevlerine sevk yok”
demişti oysa. Medya “Devlet girdi”, “Sahte oruç kanlı iftar” diyerek
operasyonu alkışlamakta gecikmedi, tam sekiz copla tecavüz ve yüzlerce
işkence iddiasına karşın, “Eşek tıraşı oldular, uslu çocuklara döndüler”
diye heyecanlandı üstelik. Dışarıda baskını protesto edenlerden 2 bin
145’i gözaltına alındı, 147 kişi tutuklandı, beş miting yasaklandı, 18
dernek ve kültür merkezi basıldı, 228 yayın toplatıldı.
Ölüme yatan sayısı arttı
Hayata Dönüş’ü, ölüm orucu eylemini sonlandırmak için düzenlediklerini
söylediler, ancak hücrelere nakiller, ölüm orucu eylemcilerinin
sayısının artmasına neden oldu ve ardından 2007’ye dek tam 75 ay boyunca
sürdü ölüm orucu eylem; asri zamanların en uzun süreli eylemi, İkinci
Dünya Savaşı’ndan daha uzun bir süreye yayıldı. Eylem 90 can daha aldı,
600 kişi ise sakat kaldı.Tufan operasyonunun ardından kendi cezaevlerini
yıkan devlet, baskın sırasında mağdur olanlara dava açtı. Hazine,
“devleti zarara uğrattınız” diyerek mahkûmlardan para istedi. İstanbul
Valiliği üç kez, operasyona katılan askerlerin yargılanmasına izin
vermedi; pek çok dava zamanaşımından düştü, Malatya’da tutuklu ve
hükümlüler operasyonun ardından ikişer yıldan toplam 120 yıl ceza
aldılar, Uşak Cezaevi’nde de mahkûmlar, memura mukavemetten
cezalandırıldılar.
Çanakkale Cezaevi’nde dört kişinin öldürülmesi ve onlarca yaralanma
nedeniyle açılan davada yargılanan 563 jandarma beraat etti. Şu an üç
dava sürüyor, biri Ümraniye’de tutuklu ve hükümlülere, diğer ikisi ise
Ümraniye ve Bayrampaşa’da güvenlik güçlerine açılan davalar.
Hayata Dönüş’e rağmen hayatta kalanların psikolojileri ise darmadağın,
arada bana ulaşıyorlar... Ne öyküler! İnanılmaz, çoğu özel, anlatılmaz.
Âşık olduğu adam, kucağında can veren var; tepeden tırnağa insan dair
öyküler bunlar. Umarım bir gün tüm travmalar atlatılır, herkes
hikâyesini anlatır, romanlar yazılır, filmler çekilir. Çünkü onlar,
Tufan’ı yaşayanlar, hâlâ hayata dönemediler. Umarım bir gün dönerler,
susarak değil konuşarak elbette. İşte o gün eminim yaralarını sarar ve
yeniden yaşamla kucaklaşırlar.
Alper Turgut/Cumhuriyet
Yorum Ekle
Üye girişi Yapmalısınız!
Yorumlar ( 0 )
Diğer Güncel Haberleri :
|
|